Duyurular

Ufukder Tanışma Modülümüz Sisteme girmiştir. Tanışma modülümüz sayfamızın en alt kısmındadır.  *********************  Ufukder Derneği'mize üyelik için üyelik formunu WEB sitemizden indirip doldurduktan sonra imzalayarak Dernek yönetimine teslim edebilirsiniz. Ayrıca bilgisayar girişi için,  imza olmaksızın dernek üyelik formunun bir kopyasını irfan_ozturk73@hotmail.com e-mail adresine  göndermenizi rica ederiz. ********************* Sitemizin hiç bir bölümü üyelik gerektirmemektedir. Üye olmaksızın tüm içerikten faydalanabilirsiniz. Web sitelerine reyting için (reklam) linki bırakan elektronik bot üyeliklerinin sitemize zarar vermesi nedeniyle üyelikler silinmektedir.

Facebook Sayfamız

Kardeş Siteler

 

 

 

 

 

 

 

Tefsir Dersleri

Vahyin Penceresi

Esma_ül Hüsna Dersleri

Mustafa İslâmoğlu İle Hayat Kitabı, Sûrelerin Kimliği Ve Somali İmtihanımızı Üzerine... Mehmet OKUYAN

Mustafa İslâmoğlu ile Hayat Kitabı, Sûrelerin Kimliği ve Somali imtihanımız üzerine...

Mehmet OKUYAN

Bu sohbet, Hilal Televizyonu’nda, 12 Ramazan 1432/ 12 Ağustos 2011 tarihinde “İftar Saati” programında naklen yayınlanmıştır.
Mehmet Okuyan: Sevgili kardeşlerim, biz hayatı Kur’an’la tanımaya, hayatı Kur’an’laştırmaya gayret eden insanlarız. Bunun için Kur’an’ı konuşmaya, Kur’an’la konuşmaya, Kur’an’ı konuşturmaya çalışıyoruz.

Yakın senelere kadar mesaisi Kur’an olan çok fazla insan yoktu. Ama son 10 yılda burada yüreğimizi kabartacak güzel örneklerle karşılaşmış olmaktan derin mutluluk ve haz duyuyoruz. Kur’an’ı anlamak önemli bir ödev, ama aynı zamanda çok ciddi mesailer gerektiren bir iş… Sadece beyninizi değil, yüreğinizi de işin içine katmanız gereken önemli bir iş… Onun için boş zamanları değil, zamanın çok önemli bir bölümünü Kur’an’la ilgili bir meşguliyete ayırmazsanız Kur’an size, arzu edilen oranda dönmez. Hayatını Kur’an’a vermeyenler, Kur’an’dan hayat almayı beklememelidirler. O itibarla biz, hayatını Kur’an’a vermeye çalışan ve tam bir Kur’an adamı olma gayretiyle sizlerin yüreğimize misafir ettiğimiz, gönlümüze yazdığımız kıymetli dostumuzla, ağabeyimizle, hocamızla birlikte sizlere Kur’an merkezli bir sohbet etmeye gayret edeceğiz.
“Kur’an’ı konuşacağız” deyince bazıları yanlış anlıyor. Yani diyorlar ki, “Sadece Kur’an’la olur mu?” Sadece Kur’an’la olur iddiasında değiliz. Ama öyle bir pratik yaşıyoruz ki, bu hayatın içinde hiç Kur’an yok. Biz Kur’an’la başlatalım diyoruz. Onun hayata nasıl yansıtılacağı konusunda Hz. Peygamber’in örnekliğine elbette müracaat ediyoruz. Yazısını ortaya koyanlar, kitap üretenler, makale yazanlar, Kur’an diye bir derdi olanlar, peygambersiz bir din iddiasında elbette değillerdir. O itibarla biz Kur’an dediğimiz zaman, aynı zamanda Hz. Peygamberi de kastettiğimizi özellikle vurgulayalım. Kur’an, peygamberimizin yazılı kısmıdır desek, peygamberimize de canlı Kur’an ismini rahatlıkla verebiliriz. Bu itibarla ikisini birbirinin rakibi gibi değil, birbirinin tamamlayıcısı ya da birbirinden bağımsız anılmayacak iki önemli değer olarak gördüğümüzü özellikle ifade etmek isterim.

İlahiyat fakültesinde yıllardır Kur’an’ı öğrencilere anlatmak için özel gayretler sarf ediyorum. Zaman zaman mealin okutulması noktasında sıkıntılar çekiyoruz. Aldığımız cevapların önemli bir bölümü, meal okumaya başladık ama anlamadık şeklinde tecelli ediyor. Bu anlamadık sözünü duymamak ve Kur’an’la karşılaşan insanların onun engin dünyasıyla rahat buluşmasını temin etmek için “Kur’an’a giriş” anlamında bir kitaba şiddetle ihtiyaç vardı. Gerçekten hava kadar, su kadar şiddetle muhtaç olduğumuz bir kitaptı, Kur’an’ı anlamaya giriş ve onun sûrelerini tanıtan genel bir kitap. Bu anlamda Mustafa İslâmoğlu Hocamız, birkaç ay önce bana, böyle bir kitap hazırlığı içinde olduğunu söylediğinde yeniden doğmuş gibi sevindim. Çünkü, meallerin karşısında sûreleri tanıtan bölümler olarak duran bölümler aslında sûreleri yeterince tanıtmıyor. Birkaç âyeti tanıtıyor, geri kalan âyetlerle ilgili bilgiler maalesef yer almıyor. İşte artık, “Kur’an Sûrelerinin Kimliği” adıyla, Mustafa İslâmoğlu Hocamızın kaleme aldığı ve yeni çıkan bu eser üzerine konuşalım ve sizlere, bu eserin niçin/nasıl yazıldığını, hedefinin ne olduğunu hocamızın ağzından aktarmaya gayret edelim.

Hayat Kitabı Kur’an

Okuyan: Hocam, şöyle bir soruyla muhabbetimize başlamak istiyorum. Biz aslında asırlardır çok güzel bir şekilde, nağmeler dizdirerek, maniler okuyarak, makamlar tutturarak, sayıları yarıştırarak, hatimler yaparak Kur’an’ı ne güzel, ölülere ve mezarlara okuyorduk. Ne ölülerin bir itirazı oluyordu, ne de okuyanların. Ya da bu ikisini seyreden diğer insanların. Hiç kimsenin buna bir itirazı olmuyordu. Durup dururken siz bir meal çıkardınız ama, adına alışılmışın dışında bir isim koydunuz; dediniz ki, “Hayat Kitabı Kur’an.” Ne güzel ölülere okuyorduk. “Hayat Kitabı Kur’an, ismiyle niye kafaları karıştırdınız” şeklinde bir ‘bismillah’ demek istiyorum.

Mustafa İslâmoğlu: Ben de “Esteizu billah, Bismillah” diyerek başlayayım. Esasen Hayat Kitabı ismini ben vermedim. Kur’an’ın “ölüler kitabı” değil, “diriler kitabı” olduğunu kendisi söylüyor. Yasin-i Şerif’te diyor ki Rabb-i Kerimimiz “Biz, bu kitabı manen diri olanlar için indirdik”. Yine Enfal 24’te diyor Kur’an’ın davetinin “diriltici, hayat verici bir davet olduğunu” bizzat söylüyor. Yani Kur’an’ın iniş gayesi bu. Dolayısıyla Kur’an bugüne kadar, iniş gayesi dışında her iş için kullanılmış. Hani,
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için
diyordu ya Kur’an şairimiz, Akif’imiz. Yani Akif’imizi inleten, rahatsız eden bir sebep vardı. Durduğu yerde bu dizeleri yazmadı. Demek ki Akif’imizin döneminde de, yani bundan yaklaşık 100 yıl mukaddem de mezarlıkta okumak, fal bakmak için de Kur’an kullanılıyormuş. Geçmişte yıldız falı bakmak için hayli istismar edilmiş Kur’an. Yüzyıllar boyunca böyle olmuş; sulara okunmuş, şişelere okunmuş, ölülere okunmuş, mezarlara okunmuş.

Ama dirilere okunduğu dönem, eminiz ki indiği dönemdir. Allah Rasulü önce kendisi dirildi sonra başkalarını diriltmek için okudu. Daha önce pasif iyi, Abdullah oğlu Muhammed, Kur’an inip de kendisini diriltti, ona ruh üfledi. Düşünün, daha önce tabir caizse kimsenin tavuğuna kış dememiş, Mekke’de hiç kimseyle nizaı olmamış, hiç kimseyle takışmamış. Herkes onu seviyor, el üstünde tutuyordu. Daha sonra düşmanı olacak insanlar bile ona el-Emin diyordu. Ama birdenbire dirilten Kur’an iniyor onu diriltiyor, Hira’nın tepesinden indiriyor. Yani dağın tepesinde duramazsın sen, mağarada duramazsın sen, in, toplumun arasına gir diyerek diriltiyor ve “kalk ve uyar” diyor. Ondan sonra bakıyoruz ki her şey değişiyor. Dün övenler, bugün sövmeye başlıyor. Dün el-Emin diyenler bugün el-Mecnun demeye başlıyorlar, deli demeye başlıyorlar. Dün, başlarının üzerinde taşıyanlar, bugün taşlamaya başlıyorlar, hattâ, başına ödül koyuyorlar. İşte Erkam’ın evinde olup bitenler nedir Allah aşkına? İnsanlık tarihinin gördüğü o en devasa iman hamlesinin kahramanı kim? Eğer siz bana derseniz ki, kahramanı Allah Rasulü (a), “hayır” derim; onun kahramanı kim o zaman? Eğer o diriltiyorsa?... 40 yaşına kadar Abdullah oğlu Muhammed idi. Ne fark etti de 40 yaşına kadar hiç ortada olmayan şey 40 yaşından sonra çıkıverdi ortaya? Vahiy ininceye kadar hiç onda görmediğimiz şey, vahiy indikten sonra görüldü? Esasında Kur’an hayat verdi. Özne Kur’an idi. İnsanlar Kur’an’ın talebesiydiler, Kur’an üstadının etrafında halkalanmışlardı ve hocaları Kur’an olmuştu.

Özne Kur’an iken, biz de tarihin öznesi olduk. Tarihi biz yazdık, tarihi biz yaptık, tarihin ırmağını biz kazdık. Ama gel zaman git zaman, artık Kur’an öznemiz olmaktan çıktı, nesnemiz oldu. Yani Kur’an bizi inşa edeceği yerde biz Kur’an’ı inşa etmeye kalktık. Kur’an bizi yücelteceği yerde biz Kur’an’ı yüceltmeye kalktık. Sanki Kur’an’ın yücelmeye ihtiyacı varmış gibi… Dolayısıyla Kur’an’la ilişkimiz değişti. Kur’an’la ilişkimiz değişince ilginçtir, Kur’an’ın bizimle ilişkisi değişti. Kur’an öyle bir kitap ki, siz ona nasıl bakarsanız o da size öyle bakıyor. Siz ona nasıl muamele yaparsanız o da size öyle muamele yapıyor. Siz ona nesne muamelesi yaptığınızda o da sizi adam yerine koymuyor. Siz ona sustuğunuzda o da size susuyor, siz ona soru sormadığınızda o size cevap vermiyor. Siz ona ölü kitabı muamelesi yaptığınızda o da size ölü muamelesi yapıyor; sen ölüsün diyor ve ben seni diriltmeyeceğim diyor.

Kur’an’ı hayat kitabı olarak görmek bizimle başlamadı. Her dönemde Kur’an’ı hayat kitabı olarak okuyan, anlatan, yazan âlimlerimiz hep olmuştur. Ama bu bazen yükselen bir trend olmuştur, bazen de alçalan bir trend olmuştur. Bazı yüzyıllar olmuştur ki bu tip âlimler, başlarına iş almışlardır. Yani bu da nerden çıktı şimdi? Sen nereden çıktın şimdi? Geçinip gidiyorduk biz Kur’an’la. Biz Kur’an’a rüşvet veriyorduk, en güzel sayfalara yazıyorduk, en güzel yazılarla yazıyorduk, evin en mutena köşesine asıyorduk, sen orda dur, ben burada durayım, sen işine bak ben işime bakayım diyorduk. Birbirimize karışmayalım, ben sana güleyim, sen bana gül. Ara sıra ölümlerde indiririm, düğünlerde bayramlarda indiririm. Sen buna razı ol, gül gibi geçinip gidelim, diyorduk. İşte, her dönemde buna razı olmayan, ‘Kur’an diriltmiyorsa eğer, ölüsünüz’ diyenler olmuştur.

Rabbimiz bize “Kur’an’a talebe olmak” gibi bir lütufta bulundu. Onun ötesinde zaten başka bir iddiamız olamaz. Elhamdülillah, Kur’an’a talebe olunca gördük ki, orada bir hazine var. Bir kuyunun üzerinde oturup, susuzluktan ölüyoruz. Bir maide-i ilahiyyenin başında oturmuş açlıktan kemik kemiriyoruz… Yer ehli de güler, gök ehli de güler buna. Bu böyle olmaz diyenlerden biri de bu fakir oldu. Kur’an, elhamdülillah talebeliğine kabul buyurdu bizi. Ve böylece Hayat Kitabı Kur’an/ Gerekçeli Meal-Tefsir çıktı ortaya…

Okuyan: Tabii, mealin adı böyle olunca, okuyucu da niye okuyacağı sorusunu baştan sormuş oldu. Yani hayat sunan bir kitapla karşı karşıyayım deyince ister istemez ‘bu benim hayatımda bir şeyleri değiştirecek’ önbilgisiyle Kur’an okumaya başlıyor ve belki de bir aşama sonra ‘bu kitap şimdi iniyor, bana iniyor, bu kitap şimdi benden bir şeyler yapmamı istiyor’ diyor. O gözle okuduğu zaman artık Kur’an okumalarının hızı da değişiyor. Yani önceleri kahramanlık ‘Kur’an’ı en kısa zamanda nasıl hatmederiz’ şeklinde yürüyordu. Ben hafızlık yaptığım zamanlarda yani 10-11 yaşlarındayken, kendimle iddiaya girdim ve Kur’an’ı baştan sona 5 saat 40 dakikada okudum. Ona karşı şimdi sizin Hayat Kitabı adını verdiğiniz kitabın, hayata müdahale eden bir yönü olduğu okuyucuya kavratılmış oldu.

Merak ediyorum hocam, Kur’an-ı Kerim’i Allah Teâlâ, istese 22 saniyede indirebilirdi, 22 dakikada, günde, ayda indirebilirdi. O ise, 22 küsur yılda indirdi. İndirilişinin tertil üzere olması tenzil ifadeleriyle de karşılanıyor. Yavaş yavaş olmasının bu anlamda önümüzü açacak bir mesajı olmalı.

İslâmoğlu: Hiç şüphesiz, Rabbimiz bir kerede indirmeye kadir değil miydi? İstese indirmez miydi?

Okuyan: Tabii ki indirirdi.

İslâmoğlu: İndirirdi. Peki o zaman, niye indirmedi? Bu sual ciddi bir sualdir, esasen, bu sualin cevabı da Kur’an’dadır. Furkan 32’de “Kur’an top yekûn bir seferde indirilmeli değil miydi?” diye itiraz eden müşriklere şöyle cevap veriyor: “Biz senin yüreğini onunla takviye etmek ve ilahi ölçüler üzre sabit kılmak için Kur’an’ı böyle uzun bir süreye yayarak indirdik.” Bunun bir anlamı da; hayatı inşa içindir… Hayat kitabı olduğu için… Tarihçiler bir neslin ömrünü genelde 30 yıl sayarlar. Bu fakir bir neslin ömrünü 23 yıl sayar. Nerden biliyorsun diyeceksiniz? Kur’an’dan biliyorum… Kur’an bir nesli eğitti. Dolayısıyla hayat kitabı oluşunun en bariz örneği Kur’an’ın 23 yıla yakın bir süreçte nazil olmuş olması… Hayatın içine nazil olması… Tabir caizse hayat bir soru, Kur’an bir cevap… Hayat gerçekten de sadece ve sadece yaşanmış olmak itibariyle bir hayat değil; değerleriyle hayattır.

Kur’an hayata değer katıyor. Kur’an esasında insana, hayatın, ölümün, dünyanın, ahiretin, insanın, tabiatın, yerin, göğün, suyun, toprağın yaratılış maksadını sunuyor. Çanak çömlekle bunu elde edemezsiniz, arkeolojik kazılar size bunu vermez. Onun için de Kur’an, gerçek bir hayat kitabıdır. Hem de hayatın el kitabıdır. Yani sadece hayat kitabıdır derken, işte ‘okuyacaksınız, baştan sona neden bahsettiğini bileceksiniz, ondan sonra bir yere koyacaksınız’ değil. Yaşıyor olduktan sonra okuyacaksınız, okuyor olduğunuz sürece de yaşayacaksınız.

Kur’an lafzı bir kez, manası sonsuz kez inen bir tenzildir. Onun için Rabbimiz Kur’an’ın arştan çıkışıyla arza inişini iki farklı kelimeyle ifade eder; tenzil ve inzal. Bu çok önemlidir. Onun için arştan çıkışı tenzil ile, arza inişi inzal ile ifade edilir. Kur’an’ın Arapça oluşunun ifade edildiği kelimeye bakın hep inzaldir, hiç tenzil gelmez o bağlamlarda. Yani Kur’an, Kadr Sûresi’nin 4. âyetindeki te(te)nezzelu’nun müjdelediği gibi, kaynağından her an hayatımıza tenzil olmaktadır. Eğer siz, Kur’an’ın altına hayatınızı tutarsanız. Kur’an arşınız olur, siz de onun arzı olursanız, bu iki katman arasında rahmet ilişkisi kurulur. Yağmur sürekli yağar ve aşağıdan da bu yağmura sürekli icabet olur. Enfal 24’te olduğu gibi, Allah’ın ve Rasulü’nün davetine icabet etmiş olursunuz.

Okuyan: İcabet gerekir.

İslâmoğlu: Eyvallah. Şimdi davetiye gelir size, ama icabet etmezsiniz? İcabet etmediğiniz sürece o davetiyenin size ulaşmış olmasının hiçbir hükmü yok. Allah’ın davetiyesi gelir, hatta hafız olursunuz, kafanızın içine gelir, tamamı kafanızın içinde olur. Fakat icabet etmezsiniz. O ayrı bir şey. İcabet etmezseniz, hafız olursunuz ama dirilmezsiniz. Hafız ola ola dirilmemek! Nasıl bir şey bu?

Okuyan: Hafız olup, muhafız olamamak gibi bir şey herhalde…

İslâmoğlu: Aynen öyle…

Okuyan: Kıymetli hocam, ben bu meseleyi yüreğinde dert edinmiş bir insanım. Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmamasından, anlaşılmadan okunmaya indirgenmesinden fevkalade rahatsız olan bir insanım. Buradan okuyucularımız yanlış anlamasınlar, anlamadan okuyan kardeşler boşuna bir iş yapıyorlar demek istemiyorum. Ben Kur’an okumasını bilmeyen bir insanın Kur’an’ın yüzüne bile bakmanın sevap olduğunu düşünen bir insanım.

İslâmoğlu: Hay diline sağlık. Aynen ben de katılıyorum. Onun için diyorum ki, Kur’an’ın yüzüne okumak, onun yüzüne gülmektir. Siz yüreğine okuyun ki, o da sizin yüreğinize gülsün. Değilse yüreğinden okumuyorsanız yüzüne de okumayınız demek değil.

Okuyan: Hiçbir tereddüdüm yok, ancak Kur’an’ın indiriliş gayesinin anlaşılması ve yaşanmasını kastediyorum. Sırf onun için Müzzemmil Sûresi’nin daha ilk âyetlerinde Rabbimiz, Kur’an’ın ilk muhatabına gecesini bu işe vakfetmesi gerektiğini ifade edecek kadar önemli olduğunu ifade ediyor. Neden? Çünkü, ağır bir söz, içi ağır, sorumluluğu ağır bir söz vahyedilecek. Bu öyle hızlı hızlı okumayla geçiştirilecek bir kitap değil. Yine bir sözünüzü hatırlıyorum, Kur’an, içindekilerle amel etmemiz için indirildi, fakat biz onu okumayı amel edindik.

Kur’an Sûrelerinin Kimliği

Okuyan: Değerli hocam! Bizim Kur’an’ın anlaşılması diye bir derdimiz var. Son yıllarda Kur’an halkaları da oluşmaya başladı; tahmin edemeyeceğiniz yurt köşelerinden insanlar artık öyle ağır, öyle içi dolu, öyle güzel sorular soruyorlar ki, sorunun içinde on tane âyet var. Yani sorumuzu Kur’an inşa etmeye başladı. Bunda sizin de çok önemli katkınızın olduğunu düşünüyorum. İnsanlar meali aldığı zaman artık, “anlamadım, kapatıyorum bunu” dememeye başladılar. Şimdi onun bir başka aşaması, yeni çıkan “Kur’an Sûrelerinin Kimliği” kitabınız elimizde. Ben bu kitabın da çok önemli olduğuna inanıyorum. Niçin? Çünkü hocam, 3 âyetlik bir sûre var, bakıyorsunuz onun tanıtımı yaklaşık yarım sayfa, 200 âyetlik sûre var onun tanıtımı da yarım sayfa. Olmadı, tanıtamadık demek ki. Bu büyük bir haksızlık. Okuyucu bıkıyor ve okumamaya yöneliyor. Şimdi Kur’an Sûrelerinin Kimliği kitabını niye yazdınız?

İslâmoğlu: Bir defa Kur’an’a yeni başlamış birinin eline meali, şöyle bir kapağını açsa, ilk sayfayı çevirip Bakara 6’yı okudu diyelim: “Hiç şüphesiz inkar edenleri uyarsan da uyarmasan da o tipler için ikisi de birdir; asla iman etmezler.” Şimdi eğer sabrı yoksa, ‘uyarsan da bir, uyarmasan da bir, fark etmez’ ise eğer ‘o zaman biz niye okuyalım da bir şeyler olsun’ deyip kapağını kapatır ve bir daha da açmaz.

Okuyan: Mustafa hocam, hele de o âyetin peşine bir de ‘çünkü’ koymazlar mı? “Çünkü, Allah onların kalplerini mühürlemiştir” dedik mi, bitti!

İslâmoğlu: O zaman, niye okuyacak ki? Niye dirilecek ki? Biraz önce Enfâl 24’ü okuduk, Allah niçin davet ediyor? Hâşâ, Rabbimiz blöf mü yapıyor? Rabbimiz irademizi hiçe mi sayıyor? ‘İsteyen iman etsin, isteyen küfretsin’ diye boşuna mı diyor? Yani hangisi doğru değil? İşte tam bu noktada, yeni başlayanlar için bir eser lazımdı. Bu eser de Kur’an’ın parçaları ve detayları hakkında değil çünkü detay daha sonra yapılacak iştir. Önce bütün hakkında bilgi lazım.

Bir şeye yaklaşırken önce bütününü uzaktan görürsünüz, yaklaştıkça uzaktan gördüğünüz bütün yavaş yavaş şekillenmeye başlar. Daha da yakınlaşırsanız, o bütün daha alt parçalara iner, bu sefer içini tanımaya başlarsınız yavaş yavaş. Aslında bu Allah’ın sünnetidir. Göz, zihin böyle çalışır, idrak böyle çalışır. Kur’an da böyle anlaşılır. Siz şimdi İstanbul hakkında benden bilgi istiyorsunuz veya İstanbul’a bir eve misafir oluyorsunuz, evin içinden hiç çıkmıyorsunuz, yiyor, içiyor evin içinde kalıp daha sonra şehirden çıkıyorsunuz. Sonra da ben İstanbul’a gittim diyorsunuz. Siz İstanbul’a gitmediniz, siz eve gittiniz. O evin içine girdiniz, bir daha çıkmadınız. Ben sorsam ki size, İstanbul’un nerelerini gezdin? Çamlıca tepesine çıktın mı? Aydos tepesinden baktın mı? Adaları seyrettin mi, Eyüp Sultan’a gittin mi, Ayasofya’yı, Sultanahmet’i gördün mü? Bunları sorarım. Hayır’sa, sen İstanbul’a gitmemişsin derim.
Şimdi bakın şehirlerden bahsediyoruz. Her şehrin meşhur olduğu bir şeyi var: Gaziantep baklava, Şanlıurfa kebap, Kayseri pastırma ile meşhur. Bir şehrin adı geçti mi “Oranın nesi meşhur?” diye sorarız hemen. Peki, bir sûrenin adı geçti mi, “O sûrenin nesi meşhur?” diye bir soru gelse, buna verecek bir cevabımız olmalı değil mi bir mü’min olarak? Mesela Fâtır Sûresi dedim ben. Hemen o muhteşem 10. âyet gelmeli aklınıza: “O’na sadece güzel sözler yücelir, o sözleri yücelten ise salih amellerdir.” Bir müftü, vaiz, imam, öğretmen veya Kur’an’a aşina bir mümine “En’am Sûresi neyden bahsediyor?” dediğinde, “hayvandan” derse, çok komik bir şey olmaz mı? En’am Sûresi eşittir “tevhid sûresi” diyebilmesi lazım.

Sûreler de şehirlere benzer. Neresini gezdin arkadaş? Bu şehrin gezilecek yerleri var. Gittin mi Kars’ın kalesine çıkacaksın, Ani Harabeleri’ne gideceksin. Doğubeyazıt’a gidince İshakpaşa Sarayı’nı göreceksin. Uzun Gölü görmeyen, Trabzon’u gördüm demesin. Bir kere teknik hususiyetleri var. Mesela ‘Kur’an’da adı peygamber adı olan kaç sûre vardır?’ sorusu teknik bir sorudur ama işin ilgilisinin bilmesi gerekir. Kur’an’da hamd ile başlayan kaç sûre vardır? Teknik bir sorudur ama hoş sorulardır bunlar. Kur’an’ın en kısa üç sûresi var, say bana dense inanın İhlâs diye başlar; yanlış. Sorsam 3 âyettir diyecek; 4 âyet.

Okuyan: Meselenin önemini ifşa etmek adına kendi hayatımdan bir anekdot anlatmak istiyorum. 1989 yılıydı. O yıl Samsun İlahiyat Fakültesi’ne, Tefsir alanında araştırma görevlisi olmuştum. Biraz İngilizce merakımız vardı. İngiliz görsek de İngilizce konuşsak diyorduk. Samsun’dan Trabzon’a bir bayram vesilesiyle yolculuk yapıyorduk. Yan tarafıma iki tane Belçika vatandaşı turist oturmuş. Onların turist olduğunu öğrenince hemen 5-10 kelime ne kadar biliyorsam onlarla İngilizce konuşmaya çalıştım. Tanıştık, bana ne iş yapıyorsun dediler, ben de araştırma görevlisi olduğumu söyledim. Hangi alan, dediler ben de tefsir; Kur’an’ın manası üzerinde çalışıyorum dedim. Nedir, Kur’an’ın özelliği, kaç tane bölümü var dediler. Kur’an’ın bölümlerine sûre denir ve 114 tanedir dedim. Biliyor musun peki, tamamını, dediler. Ben de hafız olduğum için tamamını bildiğimi söyledim. Hafızın İngilizcesini bilmediğim için, Kur’an’ın başından sonuna kadar bildiğimi söyledim. En uzun sûre hangisi, dedi. Ben de 2. Sûre olan Bakara Sûresi dedim. Neden bahseder diye sormaz mı? Şimdi, ben ne bileyim neyden bahseder? Biz ne güzel anlamadan okuyoruz işte. Bakara Sûresi neyden bahseder sorusuyla hiç karşılaşmadım ki ben. Ama az buçuk Bakara Sûresi’nin içeriğini bildiğim için bir hayvan kesme eylemi var, ondan bahseder. Güya büyük bir cevap verdik. Biraz sonra neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz tabi. Adam bana dedi ki, senin sözünü ettiğin o olay sûrede 7-8 âyet, çok az bir bölüm dedi. Gerisinde ne var dedi, Bakara Sûresi’nin. Nereden bileyim, hiç bakmamışım ki, hiç okumamışım ki. 286 âyetlik bir sûrenin 6-7 âyetiyle alakalı bir şey söylüyorsunuz 280 âyetiyle alakalı bir şey söyleyemiyorsunuz. Utancımdan otobüs dursa da insem diye düşündüm. Biraz daha devam ettik, bu defa bana demesin mi ki, sizde kutsal geceler var mı diye. Var, dedim. Hangileri dedi, işte Cuma akşamları kutsaldır dedim. Dikkat ediniz, bu olayı 1989 yılında yaşadım. Ne yaparsınız? Dedi. Dedim ki; Yasin Sûresi’ni okuruz, ölülere. Soruyu bana yeniden sordu vatandaş. Dedi ki, Yasin’de ölülerle alakalı ne var da onu ölülere okuyorsunuz? Bakara’dakini bilmeyen bir adam, Yasin’dekini nerden bilsin? Yolculuk biterken, otobüsten ayrılmadan evvel bir not yazdı ve elime verdi. Belçikalı bir vatandaş, İsrail asıllı bir Yahudi! İndik, ayrıldık. Sonra o yazdığı şeyi okudum. Şöyle yazmış:

“Bir Müslüman olarak, üstelik bir ilahiyat mezunusun, üstelik tefsir alanında araştırma yapıyorsun, Kur’an’ı tanımak öncelikle sizin göreviniz. Bu kitabı siz tanımadan bir başkasının tanımasını isteme hakkınız yok.” Ben o gün bugündür, 1989 yılından bu yana elime Kur’an’ı ne zaman aldıysam hep o Belçikalı turistin sözü geldi aklıma. Evet. Bir Müslüman olarak Kur’an’ı tanımak öncelikle bizim görevimizdir. Şimdi bunu tanımadan elalemin adamı cennete mi gidecek, cehenneme mi gidecek gibi sloganik sorular sorarak işi geçiştirme, kendini temize çıkarma gayretkârlığının hiçbir anlamı yok.

Sevgili kardeşlerim, biri size Kur’an ile ilgili bir şey sorduğunda benim durumuma düşmemeniz için istirham ediyorum, Kur’an sûreleriyle yakından tanışık ve barışık olun. İşte bu iradenizi, sizi maksada daha kısa yoldan götürebilmek için hocam, nefis bir eser kaleme aldı; Kur’an Sûrelerinin Kimliği. Kur’an sûrelerinin aslında size ne vermek istediğini çok özel cümlelerle ortaya koydu. Bunu satır satır okuyan biri olarak söylüyorum, bu kitapla bir an evvel tanışmalısınız. Çünkü bu kitapla tanışmanız sizi bir adım sonra Kur’an’la tanışmaya götürecektir. O itibarla, Kur’an’ı tanıma noktasında size nefis bir yol haritası olacağını düşündüğüm bir kitabı tanıtmak, size bu kitapla buluşmanızın ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak için bu cümleleri ifade ediyorum. Bir hususiyetini daha size söyleyeyim, bu kitap hayatını Kur’an’a vakfetmiş bir insanın kitabını da vakfetme anlamında önemli bir örnektir. Bu kitap, satışından yazarına akar gelsin diye yazılmadı. Ben şahidim, kitabın ön sözünü okuduğunuzda siz de şahit olacaksınız, bu kitap Akabe Vakfı’na vakfedildi. Ne kadar basılırsa, ne kadar çok insan bu kitabı eline alır ve ne kadar büyük bir ekonomik değer söz konusu olursa, o ekonomik değer vakfa ait olacak. Daha bereketli bir okumayla yüzleşeceğinizden emin olabilirsiniz.

İslâmoğlu: Özür dilerim Mehmet hocam, şunu da ilave edelim, Kur’an Sûrelerinin Kimliği adlı tamamını vakfettiğimiz bu eserin gelirleri de inşallah Kur’an’ın anlaşılması için yeni bir müessese projesinde kullanılacak. Bu kitaptan elde edilecek gelir şimdiden projelendiriliyor. Müjdeyi vermiş olayım.

Okuyan: Zincirleme bir hayır köprüsü devam ediyor yani, Allah mahcup etmesin inşaallah. Değerli hocam, ben bu kitapla ilgili teknik bir şey daha söylemek istiyorum kardeşlerime. Ne okuyacaklarını daha önceden bilmiş olsunlar. Her sûreyle ilgili 3 temel başlığı var bu kitabın.

Sûrenin ismi nedir? Şimdi sûrelerin standart ismini bile çoğu Müslüman bilmiyor. Adama Mü’min Sûresi’nin bir adı da Ğafir’dir deyince cin çarpmışa dönüyor; Fâtır Sûresi’nin bir adı da Melâike Sûresi deyince çarpılıyor adam. Bu konuda çok nefis bilgiler veriyor.

Sûrelerin iniş yeri ve zamanı? Bu kitapta bu iki soru da cevabını buluyor. Siz bir sûrenin nerede, ne zaman, hangi şartlarda indiğini bilmezseniz sûre size iyi konuşamaz, siz de sûreyle iyi konuşamazsınız. Ara ara sûrelerin, nüzul sebeplerine de işaret edilmiştir. Elbette bu bir tefsir değil, her sûrenin içerisindeki her âyetle ilgili ya da nüzul sebebi olan her âyet burada detaylandırılmadı. Ama sûrenin genel olarak Mekkî midir, Medenî midir; Mekkî ise Mekke’nin hangi yıllarında indirilmiştir, bu soruların cevabını bilirseniz sûreyi daha kolay ve daha rahat anlarsınız.

En önemlisi bu “Sûrenin konusu nedir?” sorusunun cevabını bulması. Sûrenin bir tane konusu olmaz, kısa sûrelerde bile birden çok konu gözümüze çarpıyor ki, 100 âyetlik, 150 âyetlik sûrelerde birden çok konular var. Biraz önce hocam, En’am Sûresi denince ‘hayvanlar’ diyerek işi geçiştirirseniz, bana Yahudi turistin dediği gibi 5-6 âyetten söz edersiniz. Geriye kalan 150’den fazla âyet güme gider. O itibarla bu kitapta, her sûrenin temel konuları sizin zihninize getiriliyor. Bakara’da kaç tane ana konu varsa, bu konular size hatırlatılıyor. Berceste âyetler seçiliyor, o âyetlerden sûreyi tanıtıcı genel bilgiler aktarılıyor. Nefis bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu, bu kitapla diyalogumuzu sıcak tutmak zorunda olduğumuzu, buradan sonra Kur’an’a yönelme noktasında iyi bir mesafe kat etmiş olarak, iyi bir alt yapı almış olarak, iyi bir Kur’an okuru olacağımızı müjdelemiş olayım.

Değerli hocam, kitabın sahibinin yanında konuşmak da çok şık olmaz ama benim eksik bıraktığım bir şeyler varsa sizin tamamlamanızı isterim.

İslâmoğlu: Şu andan itibaren kitap artık benden çıktı; ben onun sahibi değil, okuruyum. Zaten kitap vakıf olduğu için, sahibi de Vakıf olmuş oldu.
Efendim, mü’min kişi, bir sûre anıldığı zaman, mesela, Enfal Sûresi, yekten Bedir Sûresi diyebilmeli. Âl-i İmran Sûresi deyince, yekten, Uhud Sûresi diyebilmeli. Bunu diyebilmeli. Bunu dediğin zaman ben onun siyer okuduğuna inanırım, yoksa inanmam. Siyerin bir numaralı kaynağı Kur’an’dır.

Mesela, Kur’an’da bazı berceste âyetler vardır. Kur’an’ın içinde bir tektir. Mesela bir adam sordu, ‘fıtrat âyeti diye bir âyet varmış, nerede bu âyet?’ Fıtrat âyeti, tüm Kur’an’da bir yerde gelir. Rum Sûresi’ni, ‘Bizans Sûresi’ diye anlarsa bu adam fıtrat âyetinin Rum Sûresi’nin 30. âyeti olduğunu nerden bilsin? “Emanet âyeti” deyince Ahzab 72 diyebilmeli. Nur âyeti deyince Nur 35 diyebilmeli.

Okuyan: Âyete’l-Kürsî?

İslâmoğlu: Hem de ne âyet… Âyet ama sûreden gönüllü. Nur âyetini müstakil olarak al, zaten alınmış. İbn-i Sina bir kitap yazmış. Gazzali bir kitap yazmış. Bir tek âyete, bir sürü insan kitap yazmış. Kur’an’da bir âyet var, Allah Rasulü’nün ahirette ümmetinden şikâyet edeceği. Şimdi siz, Furkan Sûresi 30, demelisiniz bir kere.

“Biz, kulumuza şah damarından daha yakınız.” Kâf 16. âyet bu. İnsan tabir caizse, bu âyetle çarpılmalı.

Esasında Rabbimizin, söylediği her şey birbirinin aynı değil. Bunu anlayalım… Bunu ulema da ittifakla kabul etmiş zaten. Her âyet taşıdığı mana açısından aynı değerde değil. Bazı âyetler vardır ki, Firavun’un sözünü naklederler. Âyettir, tamam. Âyettir ama, şeytanın sözünü nakleder âyet. Resmen şeytandan iktibas yapıyor yani. O da âyettir. Ama öyle âyet de vardır ki, orada sadece Rabbimiz konuşur, hatta kâinatı konuşturur, hatta öyle bir konuşur ki, levhaya yazar onu. Onu yüreğe nakşeder. İşte, Secde 17. âyet. Cennet konusunda Kur’an’da bine yakın âyet var. Fakat Cennet konusunda bir âyet okuyacak olsam ben ilk onu okurum: “Orada bir cennetlik mü’mini hangi sürprizlerin beklediğini hiç kimse asla bilemez.”

Okuyan: Hocam, biraz tebessüm edelim diye burada bir anekdot anlatmak istiyorum. Bizim Trabzonlu biri Cennet âyetlerini okuyunca demiş ki, bu cennet âyetleri benim çok fazla dikkatimi çekmiyor. Niye, demişler. Irmaklar, yeşillikler, bahçeler. Burada ben bıkmışım ırmaktan, yeşillikten, diyor adam. Her taraf dağ, yemyeşil, biz güneş görmüyoruz, deyince; bu âyeti okumuşlar ona. Bitti işte, cevap bu. Yöresel motifler olsa da evrensel mesaj daima var. Buyurun, devam edelim isterseniz hocam.

İslâmoğlu: Yani, Kur’an’da öyle şeyler var ki, işte Kehf Sûresi. Bu sûrede tam beş adet kıssa-mesel var. Bunlar Ashab-ı Kehf-Rakim, zengin-yoksul, Adem-iblis, Musa-âlim kul, Zülkarneyn: iktidar-bilgelik erki kıssa-meselleri. Bu beş kıssa-mesel arasında ortak bir nokta var. Onu bilmeden bu sûreyi tanımış olmazsınız.
Kehf Sûresi’ni konuşuyoruz madem, ondan gidelim: Bu sûredeki 5 kıssa-meselin ortak noktası mahlûkatla ilgili tüm hakikatlerin çift boyutluluğunu gösterir bu beş kıssa-mesel. Bir yanda ashab-ı kehf vardır öbür yanda ashab-ı rakim. Yani bir yanda yaşamak için bedel ödeyenler, öbür yanda onların ödediği bedeli istismar edip ‘rakama’ çevirmek isteyen rakamcılar. Bu ikisi arasındaki farkı verir. Bahçe sahibi kıssası, Allah yokmuş gibi konuşmakla konuşmamak arasındaki farkı verir. Adem-İblis kıssası: Hatasını itiraf etmek ile hatada ısrar etmenin farkını verir. Musa-alim kul kıssası, hakikatin zahir ve batın olarak iki boyutunu verir. Kulun baktığı yerden şöyle görünen Allah’ın baktığı yerden öyle görünür. Zülkarneyn kıssası, ahlaksız güç ile ahlaklı güç arasındaki farkı verir. Bunları bilmeden sûreyi nasıl tanırsınız?

Okuyan: O zaman tanırsınız sûreyi.

İslâmoğlu: Azizim, Paris’i, Londra’yı, Çin Seddi’ni, Washington’u görmeden ölmeniz, hiçbir şey kaybettiğiniz anlamına gelmez. Ama, Kur’an’dan bir âyeti görmeden giderseniz, bundan daha büyük bir kayıp yoktur şu hayatta. ‘Ya Rabbi, benim bu âyetten haberim yoktu…’ ‘Nasıl haberin yoktu, hiç mi Kur’an görmedin?’ ‘Ne münasebet, hep elimdeydi ey Rabbim.’ ‘O zaman okumadın mı?’, ‘Ya Rabbi, ben hafızım.’ ‘Nasıl olur da sen bu âyeti bilmezsin?’ derse yüzümüz kızarmaz mı? İşte Kur’an Sûrelerinin Kimliği aslında bunu veriyor. Nesi meşhur bu sûrenin? Talak Sûresi’nin nesi meşhur? Mücadile diye bir sûre var Kur’an’da. Kur’an’da varlığı bile insanı rahatlatan bir sûre. Demek Kur’an’da böyle bir sûre mi var? Yani ‘hakkını arayan kadın sûresi’.

Okuyan: Hem de kime karşı? Peygambere karşı. Şimdi biz, kadınla ilgili neden boynumuz bükük dururuz? Neden elalemin yanlışlarını savunmak zorunda kalırız?

İslâmoğlu: Bir gayrimüslimin bu konuda söyleyecek nesi var? Mesela Nisa Sûresi. Rum Sûresi 22’yi ne yapalım? Dolayısıyla birçok zaman lazım oluyor, bir yerde görüyoruz. Kur’an’ın vurgusu adalete, hakkaniyete, mensubiyete değil. Hakkaniyeti öne alması, yani takvayı, sorumluluk şuurunu bir numara olarak ilan etmesi… Üstünlük ölçüsü budur. Gerisini geçin. Kalanların tamamı kuruntudur.

Okuyan: Harika bir kitabımız var da farkında değiliz.

İslâmoğlu: Dolayısıyla bu âyetler, bizleri heyecanlandırmalı. Allah aşkına! İnsan böyle bir âyet buldu mu, evinin damına çıkıp, “Heyy! Millet! Bakın ben ne buldum” diye haykırası geliyor? İçi içine sığmıyor. Ben de okuyorum, inanın yeni keşfettiğim âyetler oluyor. Hesapta meal yaptık, tefsir yaptık. İnanın benim gözüme yeni göz kırpan, ben buradayım diyen âyetler var. Ben bu kitabı yıllardır arıyorum, ben bu âyeti görmemişim. Ama azizim, biliyor musun, aradığınızda o da sizi arıyor. Aradığınızda, o sizi arıyor, o sizi buluyor. Kendisini gösteriyor, orada yanıp yanıp sönüyor.

‘Kur’an’ın sûreleri şehirlerdir’ dedim, bu şehirlerin mahalleleri var; âyetler. Sokakları var; kelimeler. Bu sokakların evleri var; harfler. Siz şimdi, evlerle, sokaklarla, uğraşıyorsunuz ama şehirleri bir bütün halinde bilmiyorsunuz. Şehirlerin kimliğini bilmiyorsunuz, oysaki o sokak sokak yer almaz, ev ev hiç yer almaz. Onu harita bütünlüğü içinde baktığınızda sadece şehir olarak görürsününüz. O şehrin şimdi havası nasıl? Kışın Kars’a giderken paltonuzu, İzmir’e giderken pardesünüzü alırsınız. Kur’an’ın sûrelerine giderken de, hangi iklime gireceğinizi bilmeniz lazım. Yürek ikliminizi ona göre ayarlamanız lazım. Mesela, Kıyamet Sûresinde yer gök oynayacak. Yürek iklimini ona göre hazırla. İklime hazırlıklı girdiğinizde o iklim sizi çarpmaz. Yoksa çarpar ve yıkılırsınız.

Somali ile imtihanımız

Okuyan: Değerli kardeşlerim, her insan Allah’ın bir âyetidir. Onun ölmesi Allah’ın bir âyetinin yok olması demektir. Bir saatin içinde Somali’de Allah’ın 20 âyeti yok oluyor, 20 küsur çocuk Somali’de açlıktan ve susuzluktan hayatını kaybediyor. Onların ölmesi demek Allah’ın bir âyetinin yok olması demek. Âyetleri, imanımıza şahit tutmak durumunda olan insanlar olarak bunu başaramadığımız gibi âyetleri teker teker kaybettiğimizin de farkına varamıyoruz.

Müslüman, yemeğini yerken başkaları yokmuş gibi yiyemez. O itibarla size verilirken beğenip almayacağınız şeyleri başkalarına vermeyin. ‘En temiz ve en iyi kazançlarınızdan verin’ diye infakı kaliteye bağlayan bir kitabın muhataplarıyız. “Allah için yardımlaşın” diyen bir kitabın muhatabıyız. “Yardımlarınız karşısında teşekkür beklememelisiniz” diyen bir kitabın muhataplarıyız. Bu kitabın muhatapları olarak Somali’ye yüreksiz ve desteksiz kalamayacağımızı bir daha size hatırlatmak istiyorum. Hocamın Somali ile, infakla alakalı kısa bir bahis açmasını istirham ediyorum.

İslâmoğlu: Estağfurullah… İçinde yaşadığımız dünyada böyle imtihanların olması garip değil. Hiç kimse elini yıkayıp bir kenara çıkamaz. Bir defa böyle bir dünyada açlıktan insanların, çocukların ölüyor olmasının öncelikle ne aklî ne de vicdanî izahı vardır. Eskiden sadece mahalle duyardı, onun için bir mahallede eskiden, birisi açlıktan ölürse bütün mahalle onun kan bedelini öderdi. Yani İslam fıkhında hepsi onun katili hükmündedir. Neden mahalle? Çünkü sadece o mahalle duyardı da ondan. Telefon, telgraf, bilgisayar, internet, haber… yok. Bugün Somali’deki ölümden ‘bizim haberimiz yoktu ya Rabbi’, diyemeyiz. Bunu hiç kimse diyemez, haberimiz var. O zaman haberimiz olduğu andan itibaren bizim için de saat işlemeye başlıyor. Rabbim Somali sayfası açıyor defterimize.

Okuyan: Onlar imtihanda değil, biz imtihandayız.

İslâmoğlu: Onlar açlıkla, biz onarla imtihan ediliyoruz. Onlar imtihanlarını verirler, ama biz zor veririz. Çünkü şöyle bakıyorum da, bizim yoğumuz onların çoğu Mehmet hocam. Bizim azımız onların çoğu. Bizim yoksulumuz onların zengini. Bizim attıklarımız onların aradıkları…

Fakir, geçen sene bayramda Habeşistan’daydı. Biz yokluğu biliyoruz, fakat açlığı bilmiyoruz. Açlık ayrı bir şey. Açlık deyince insanların aklına yokluk geliyor. Yoksullukla açlığın alakası yok. Açlık çok ayrı bir şey.

Hz. Ali öyle der, Nehcu’l-Belağa’da: “Aç adamın dini olmaz.” Aç adamın dini olur mu? Aç! Kur’an yoksula, yetime, fakire yardım ederken, ‘şimdi yardım edelim de peşinden dini götürürüz’ şeklinde yapmamızı dahi hoş karşılamıyor. Şu anda kaldı ki bu insanlar, hem insan kardeşimiz hem de İslam kardeşimiz. Ve 4 Milyon insan şu anda orada aç. Vatanlarından göç etmiş durumdalar. Kenya’ya ve Habeşistan’a geçmeye çalışıyorlar. Peki, burada ne var? Orada da açlık var. Şu anda 4 Milyon insan aç. Ne yapmalı? Ya bu insanları alıp ülkemize getirip doyuracağız, ya da buradan yollayıp orada doyuracağız. Başka çaresi yok.

Şu iftar sofralarına bakınca inanın utanıyorum. İbrahim gibi ölmek istiyoruz değil mi? Ama Nemrut gibi sofra kuruyoruz. Hiç hoşuma gitmiyor, sanki bu çağın belası gibi geliyor bana. İnan, yiyemediğimiz için değil, çok yediğimiz için ölüyoruz. İnanın öyle. Ne olur, sıfır israfı hedefleyelim. İsraf haramdır efendim, başka söyleyecek bir şey var mı? İnsan haramı duydu mu orada çivi kesilir yahu. Onun için bizim attıklarımız onların yokluğundan öldükleri. O zaman, insan nasıl yapabilir bunu? Yani Ramazanda şöyle bir şey oluyor; açlık sendromu. Açlık sendromuna tutulmuş insan, akşam iftarda günde iki öğün yiyemiyor değil mi? O iki öğünün yanına iki öğün daha koyuyor. Sanki Allah’a, sen beni akşama kadar aç mı bırakırsın, bak ben bir iftarda üç günlük yiyeyim de gör sen, dercesine, nispet yaparcasına. Şimdi bu oruç mu Allah aşkına? Bu ruhu öne atıp bedeni arkaya atmak mı? Oysa maksat bu mu?

‘Hayatın kaptan köşkünde ruh oturmalı, beden değil’ diyor İslam. Onun için Kur’an’ın iniş ayı, oruç sûretinde kutlanıyor. Oysa bu ayda ne oldu? Kur’an indi. Onun için ne olur, sofraların ortasına bir tabak koyalım; Somali tabağı. Evlerin hanımları, Allah için onlar mes’uller. Ne olur, yemeği on çeşit yapmasınlar. Yemeği üç çeşit yapsınlar, yeterli. Bakınız Hz. Ali, tam da bir Ramazan akşamı şehit edildi. Şehit edildiği akşam iftara kızı Hz. Zeyneb’in evinde misafirdi. Kızı Zeynep annemiz, iftarda önüne iftarlığını koydu. Hz. Ali’nin dudaklarında şehadet âyetleri. Neden, nerden geldi bilmiyorum diyor, Hz. Zeynep. Babamın dudaklarında hep o âyetler. Sürekli onları okuyor. “Babacığım buyur dedim, babamın gözleri pul pul olmuştu”, diyor. “Kızım! dedi” diyor. “Helalde hisâb, haramda ikâb vardır.” Helalden hesap sorulur, haramda ise azap vardır. “Babanı mahşerde daha fazla mı bekletmek istiyorsun” diyor. Anladım diyor, Hz. Zeyneb. Sofradakileri çok bulmuş diyor. Allah aşkına, masal anlatmıyorum, Mehmet hocam. Bakınız sofrada ne var; hurma, ekmek, tuz. Üç şey. Hurma, ekmek, tuz. Bu iftar sofrası. Ve devlet başkanının iftar sofrası. Bu devlet de bugün hiçbir imparatorluğun ayağına yetişemediği bir devlet. Sadece İbn-i Abbas’ın vali olduğu bir vilayette bugün 14 tane devlet var. Tek bir vilayette. Böyle bir devlet. Cihan devletinin halifesinin iftar sofrasında, hurma, ekmek, tuz. O, ‘beni, huzur-ı ilahide daha mı fazla bekleteceksin’ diyor. Tuzu geri aldım, diyor Hz. Zeyneb, “Kızım, sana ekmek veya hurmadan birini almak daha çok yakışmaz mıydı” diyor. Hz. Zeynep, “naçar, hurmayı aldım” diyor… Ve ekmeği tuza batırıp iftarını yaptı, sabah namazında da ensesinden yediği hançerle şehit oldu, ilmin kapısı!

Masal anlatmıyorum. Bu masal değil. Bu yaşanmışlık. Bunu bizim medeniyetimiz üretti. Biz ürettik, biz böyle yiğitler ürettik. Böyle yiğitlerin çıktığı bir medeniyetin çocukları böyle mi olmalıydı? Yediği önünde, yemediği arkasında, ama Somali’de açlıktan ölen insanlar var! Kendi açımızdan, elhamdülillah o kadar dramatik bir durum görmüyorum; Türkiye hayır ihraç ediyor, Elhamdülillah! Bu güne kadar hayır ihracının ekmeğini yedik. Bir numaralı ihraç metaımız, hayır. Hadi bakalım, vicdansız dünyanın vicdanı biz olalım. Kalpsiz dünyanın kalbi biz olalım. Yağsın bu memleketten oraya. Ne olur, mü’minler harekete geçsinler.

Okuyan: Ben bunu aynı zamanda milletimiz adına verilmiş bir söz olarak algılıyorum. Muhterem hocam, değerli vaktinizden bize vakfettiğiniz için teşekkür ediyorum. Değerli kardeşlerimizden de Somali’yi unutmadan, ömürlerini ibadet tadıyla bereketli ve hayırlı bir şekilde yaşamalarını diliyorum, Allah’a emanet olunuz.

önemli olduğuna inanıyorum. Niçin? Çünkü hocam, 3 âyetlik bir sûre var, bakıyorsunuz onun tanıtımı yaklaşık yarım sayfa, 200 âyetlik sûre var onun tanıtımı da yarım sayfa. Olmadı, tanıtamadık demek ki. Bu büyük bir haksızlık. Okuyucu bıkıyor ve okumamaya yöneliyor. Şimdi Kur’an Sûrelerinin Kimliği kitabını niye yazdınız?

İslâmoğlu: Bir defa Kur’an’a yeni başlamış birinin eline meali, şöyle bir kapağını açsa, ilk sayfayı çevirip Bakara 6’yı okudu diyelim: “Hiç şüphesiz inkar edenleri uyarsan da uyarmasan da o tipler için ikisi de birdir; asla iman etmezler.” Şimdi eğer sabrı yoksa, ‘uyarsan da bir, uyarmasan da bir, fark etmez’ ise eğer ‘o zaman biz niye okuyalım da bir şeyler olsun’ deyip kapağını kapatır ve bir daha da açmaz.

Okuyan: Mustafa hocam, hele de o âyetin peşine bir de ‘çünkü’ koymazlar mı? “Çünkü, Allah onların kalplerini mühürlemiştir” dedik mi, bitti!

İslâmoğlu: O zaman, niye okuyacak ki? Niye dirilecek ki? Biraz önce Enfâl 24’ü okuduk, Allah niçin davet ediyor? Hâşâ, Rabbimiz blöf mü yapıyor? Rabbimiz irademizi hiçe mi sayıyor? ‘İsteyen iman etsin, isteyen küfretsin’ diye boşuna mı diyor? Yani hangisi doğru değil? İşte tam bu noktada, yeni başlayanlar için bir eser lazımdı. Bu eser de Kur’an’ın parçaları ve detayları hakkında değil çünkü detay daha sonra yapılacak iştir. Önce bütün hakkında bilgi lazım.

Bir şeye yaklaşırken önce bütününü uzaktan görürsünüz, yaklaştıkça uzaktan gördüğünüz bütün yavaş yavaş şekillenmeye başlar. Daha da yakınlaşırsanız, o bütün daha alt parçalara iner, bu sefer içini tanımaya başlarsınız yavaş yavaş. Aslında bu Allah’ın sünnetidir. Göz, zihin böyle çalışır, idrak böyle çalışır. Kur’an da böyle anlaşılır. Siz şimdi İstanbul hakkında benden bilgi istiyorsunuz veya İstanbul’a bir eve misafir oluyorsunuz, evin içinden hiç çıkmıyorsunuz, yiyor, içiyor evin içinde kalıp daha sonra şehirden çıkıyorsunuz. Sonra da ben İstanbul’a gittim diyorsunuz. Siz İstanbul’a gitmediniz, siz eve gittiniz. O evin içine girdiniz, bir daha çıkmadınız. Ben sorsam ki size, İstanbul’un nerelerini gezdin? Çamlıca tepesine çıktın mı? Aydos tepesinden baktın mı? Adaları seyrettin mi, Eyüp Sultan’a gittin mi, Ayasofya’yı, Sultanahmet’i gördün mü? Bunları sorarım. Hayır’sa, sen İstanbul’a gitmemişsin derim.
Şimdi bakın şehirlerden bahsediyoruz. Her şehrin meşhur olduğu bir şeyi var: Gaziantep baklava, Şanlıurfa kebap, Kayseri pastırma ile meşhur. Bir şehrin adı geçti mi “Oranın nesi meşhur?” diye sorarız hemen. Peki, bir sûrenin adı geçti mi, “O sûrenin nesi meşhur?” diye bir soru gelse, buna verecek bir cevabımız olmalı değil mi bir mü’min olarak? Mesela Fâtır Sûresi dedim ben. Hemen o muhteşem 10. âyet gelmeli aklınıza: “O’na sadece güzel sözler yücelir, o sözleri yücelten ise salih amellerdir.” Bir müftü, vaiz, imam, öğretmen veya Kur’an’a aşina bir mümine “En’am Sûresi neyden bahsediyor?” dediğinde, “hayvandan” derse, çok komik bir şey olmaz mı? En’am Sûresi eşittir “tevhid sûresi” diyebilmesi lazım.

Sûreler de şehirlere benzer. Neresini gezdin arkadaş? Bu şehrin gezilecek yerleri var. Gittin mi Kars’ın kalesine çıkacaksın, Ani Harabeleri’ne gideceksin. Doğubeyazıt’a gidince İshakpaşa Sarayı’nı göreceksin. Uzun Gölü görmeyen, Trabzon’u gördüm demesin. Bir kere teknik hususiyetleri var. Mesela ‘Kur’an’da adı peygamber adı olan kaç sûre vardır?’ sorusu teknik bir sorudur ama işin ilgilisinin bilmesi gerekir. Kur’an’da hamd ile başlayan kaç sûre vardır? Teknik bir sorudur ama hoş sorulardır bunlar. Kur’an’ın en kısa üç sûresi var, say bana dense inanın İhlâs diye başlar; yanlış. Sorsam 3 âyettir diyecek; 4 âyet.

Okuyan: Meselenin önemini ifşa etmek adına kendi hayatımdan bir anekdot anlatmak istiyorum. 1989 yılıydı. O yıl Samsun İlahiyat Fakültesi’ne, Tefsir alanında araştırma görevlisi olmuştum. Biraz İngilizce merakımız vardı. İngiliz görsek de İngilizce konuşsak diyorduk. Samsun’dan Trabzon’a bir bayram vesilesiyle yolculuk yapıyorduk. Yan tarafıma iki tane Belçika vatandaşı turist oturmuş. Onların turist olduğunu öğrenince hemen 5-10 kelime ne kadar biliyorsam onlarla İngilizce konuşmaya çalıştım. Tanıştık, bana ne iş yapıyorsun dediler, ben de araştırma görevlisi olduğumu söyledim. Hangi alan, dediler ben de tefsir; Kur’an’ın manası üzerinde çalışıyorum dedim. Nedir, Kur’an’ın özelliği, kaç tane bölümü var dediler. Kur’an’ın bölümlerine sûre denir ve 114 tanedir dedim. Biliyor musun peki, tamamını, dediler. Ben de hafız olduğum için tamamını bildiğimi söyledim. Hafızın İngilizcesini bilmediğim için, Kur’an’ın başından sonuna kadar bildiğimi söyledim. En uzun sûre hangisi, dedi. Ben de 2. Sûre olan Bakara Sûresi dedim. Neden bahseder diye sormaz mı? Şimdi, ben ne bileyim neyden bahseder? Biz ne güzel anlamadan okuyoruz işte. Bakara Sûresi neyden bahseder sorusuyla hiç karşılaşmadım ki ben. Ama az buçuk Bakara Sûresi’nin içeriğini bildiğim için bir hayvan kesme eylemi var, ondan bahseder. Güya büyük bir cevap verdik. Biraz sonra neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz tabi. Adam bana dedi ki, senin sözünü ettiğin o olay sûrede 7-8 âyet, çok az bir bölüm dedi. Gerisinde ne var dedi, Bakara Sûresi’nin. Nereden bileyim, hiç bakmamışım ki, hiç okumamışım ki. 286 âyetlik bir sûrenin 6-7 âyetiyle alakalı bir şey söylüyorsunuz 280 âyetiyle alakalı bir şey söyleyemiyorsunuz. Utancımdan otobüs dursa da insem diye düşündüm. Biraz daha devam ettik, bu defa bana demesin mi ki, sizde kutsal geceler var mı diye. Var, dedim. Hangileri dedi, işte Cuma akşamları kutsaldır dedim. Dikkat ediniz, bu olayı 1989 yılında yaşadım. Ne yaparsınız? Dedi. Dedim ki; Yasin Sûresi’ni okuruz, ölülere. Soruyu bana yeniden sordu vatandaş. Dedi ki, Yasin’de ölülerle alakalı ne var da onu ölülere okuyorsunuz? Bakara’dakini bilmeyen bir adam, Yasin’dekini nerden bilsin? Yolculuk biterken, otobüsten ayrılmadan evvel bir not yazdı ve elime verdi. Belçikalı bir vatandaş, İsrail asıllı bir Yahudi! İndik, ayrıldık. Sonra o yazdığı şeyi okudum. Şöyle yazmış:

“Bir Müslüman olarak, üstelik bir ilahiyat mezunusun, üstelik tefsir alanında araştırma yapıyorsun, Kur’an’ı tanımak öncelikle sizin göreviniz. Bu kitabı siz tanımadan bir başkasının tanımasını isteme hakkınız yok.” Ben o gün bugündür, 1989 yılından bu yana elime Kur’an’ı ne zaman aldıysam hep o Belçikalı turistin sözü geldi aklıma. Evet. Bir Müslüman olarak Kur’an’ı tanımak öncelikle bizim görevimizdir. Şimdi bunu tanımadan elalemin adamı cennete mi gidecek, cehenneme mi gidecek gibi sloganik sorular sorarak işi geçiştirme, kendini temize çıkarma gayretkârlığının hiçbir anlamı yok.

Sevgili kardeşlerim, biri size Kur’an ile ilgili bir şey sorduğunda benim durumuma düşmemeniz için istirham ediyorum, Kur’an sûreleriyle yakından tanışık ve barışık olun. İşte bu iradenizi, sizi maksada daha kısa yoldan götürebilmek için hocam, nefis bir eser kaleme aldı; Kur’an Sûrelerinin Kimliği. Kur’an sûrelerinin aslında size ne vermek istediğini çok özel cümlelerle ortaya koydu. Bunu satır satır okuyan biri olarak söylüyorum, bu kitapla bir an evvel tanışmalısınız. Çünkü bu kitapla tanışmanız sizi bir adım sonra Kur’an’la tanışmaya götürecektir. O itibarla, Kur’an’ı tanıma noktasında size nefis bir yol haritası olacağını düşündüğüm bir kitabı tanıtmak, size bu kitapla buluşmanızın ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak için bu cümleleri ifade ediyorum. Bir hususiyetini daha size söyleyeyim, bu kitap hayatını Kur’an’a vakfetmiş bir insanın kitabını da vakfetme anlamında önemli bir örnektir. Bu kitap, satışından yazarına akar gelsin diye yazılmadı. Ben şahidim, kitabın ön sözünü okuduğunuzda siz de şahit olacaksınız, bu kitap Akabe Vakfı’na vakfedildi. Ne kadar basılırsa, ne kadar çok insan bu kitabı eline alır ve ne kadar büyük bir ekonomik değer söz konusu olursa, o ekonomik değer vakfa ait olacak. Daha bereketli bir okumayla yüzleşeceğinizden emin olabilirsiniz.

İslâmoğlu: Özür dilerim Mehmet hocam, şunu da ilave edelim, Kur’an Sûrelerinin Kimliği adlı tamamını vakfettiğimiz bu eserin gelirleri de inşallah Kur’an’ın anlaşılması için yeni bir müessese projesinde kullanılacak. Bu kitaptan elde edilecek gelir şimdiden projelendiriliyor. Müjdeyi vermiş olayım.

Okuyan: Zincirleme bir hayır köprüsü devam ediyor yani, Allah mahcup etmesin inşaallah. Değerli hocam, ben bu kitapla ilgili teknik bir şey daha söylemek istiyorum kardeşlerime. Ne okuyacaklarını daha önceden bilmiş olsunlar. Her sûreyle ilgili 3 temel başlığı var bu kitabın.

Sûrenin ismi nedir? Şimdi sûrelerin standart ismini bile çoğu Müslüman bilmiyor. Adama Mü’min Sûresi’nin bir adı da Ğafir’dir deyince cin çarpmışa dönüyor; Fâtır Sûresi’nin bir adı da Melâike Sûresi deyince çarpılıyor adam. Bu konuda çok nefis bilgiler veriyor.

Sûrelerin iniş yeri ve zamanı? Bu kitapta bu iki soru da cevabını buluyor. Siz bir sûrenin nerede, ne zaman, hangi şartlarda indiğini bilmezseniz sûre size iyi konuşamaz, siz de sûreyle iyi konuşamazsınız. Ara ara sûrelerin, nüzul sebeplerine de işaret edilmiştir. Elbette bu bir tefsir değil, her sûrenin içerisindeki her âyetle ilgili ya da nüzul sebebi olan her âyet burada detaylandırılmadı. Ama sûrenin genel olarak Mekkî midir, Medenî midir; Mekkî ise Mekke’nin hangi yıllarında indirilmiştir, bu soruların cevabını bilirseniz sûreyi daha kolay ve daha rahat anlarsınız.

En önemlisi bu “Sûrenin konusu nedir?” sorusunun cevabını bulması. Sûrenin bir tane konusu olmaz, kısa sûrelerde bile birden çok konu gözümüze çarpıyor ki, 100 âyetlik, 150 âyetlik sûrelerde birden çok konular var. Biraz önce hocam, En’am Sûresi denince ‘hayvanlar’ diyerek işi geçiştirirseniz, bana Yahudi turistin dediği gibi 5-6 âyetten söz edersiniz. Geriye kalan 150’den fazla âyet güme gider. O itibarla bu kitapta, her sûrenin temel konuları sizin zihninize getiriliyor. Bakara’da kaç tane ana konu varsa, bu konular size hatırlatılıyor. Berceste âyetler seçiliyor, o âyetlerden sûreyi tanıtıcı genel bilgiler aktarılıyor. Nefis bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu, bu kitapla diyalogumuzu sıcak tutmak zorunda olduğumuzu, buradan sonra Kur’an’a yönelme noktasında iyi bir mesafe kat etmiş olarak, iyi bir alt yapı almış olarak, iyi bir Kur’an okuru olacağımızı müjdelemiş olayım.

Değerli hocam, kitabın sahibinin yanında konuşmak da çok şık olmaz ama benim eksik bıraktığım bir şeyler varsa sizin tamamlamanızı isterim.

İslâmoğlu: Şu andan itibaren kitap artık benden çıktı; ben onun sahibi değil, okuruyum. Zaten kitap vakıf olduğu için, sahibi de Vakıf olmuş oldu.
Efendim, mü’min kişi, bir sûre anıldığı zaman, mesela, Enfal Sûresi, yekten Bedir Sûresi diyebilmeli. Âl-i İmran Sûresi deyince, yekten, Uhud Sûresi diyebilmeli. Bunu diyebilmeli. Bunu dediğin zaman ben onun siyer okuduğuna inanırım, yoksa inanmam. Siyerin bir numaralı kaynağı Kur’an’dır.

Mesela, Kur’an’da bazı berceste âyetler vardır. Kur’an’ın içinde bir tektir. Mesela bir adam sordu, ‘fıtrat âyeti diye bir âyet varmış, nerede bu âyet?’ Fıtrat âyeti, tüm Kur’an’da bir yerde gelir. Rum Sûresi’ni, ‘Bizans Sûresi’ diye anlarsa bu adam fıtrat âyetinin Rum Sûresi’nin 30. âyeti olduğunu nerden bilsin? “Emanet âyeti” deyince Ahzab 72 diyebilmeli. Nur âyeti deyince Nur 35 diyebilmeli.

Okuyan: Âyete’l-Kürsî?

İslâmoğlu: Hem de ne âyet… Âyet ama sûreden gönüllü. Nur âyetini müstakil olarak al, zaten alınmış. İbn-i Sina bir kitap yazmış. Gazzali bir kitap yazmış. Bir tek âyete, bir sürü insan kitap yazmış. Kur’an’da bir âyet var, Allah Rasulü’nün ahirette ümmetinden şikâyet edeceği. Şimdi siz, Furkan Sûresi 30, demelisiniz bir kere.

“Biz, kulumuza şah damarından daha yakınız.” Kâf 16. âyet bu. İnsan tabir caizse, bu âyetle çarpılmalı.

Esasında Rabbimizin, söylediği her şey birbirinin aynı değil. Bunu anlayalım… Bunu ulema da ittifakla kabul etmiş zaten. Her âyet taşıdığı mana açısından aynı değerde değil. Bazı âyetler vardır ki, Firavun’un sözünü naklederler. Âyettir, tamam. Âyettir ama, şeytanın sözünü nakleder âyet. Resmen şeytandan iktibas yapıyor yani. O da âyettir. Ama öyle âyet de vardır ki, orada sadece Rabbimiz konuşur, hatta kâinatı konuşturur, hatta öyle bir konuşur ki, levhaya yazar onu. Onu yüreğe nakşeder. İşte, Secde 17. âyet. Cennet konusunda Kur’an’da bine yakın âyet var. Fakat Cennet konusunda bir âyet okuyacak olsam ben ilk onu okurum: “Orada bir cennetlik mü’mini hangi sürprizlerin beklediğini hiç kimse asla bilemez.”

Okuyan: Hocam, biraz tebessüm edelim diye burada bir anekdot anlatmak istiyorum. Bizim Trabzonlu biri Cennet âyetlerini okuyunca demiş ki, bu cennet âyetleri benim çok fazla dikkatimi çekmiyor. Niye, demişler. Irmaklar, yeşillikler, bahçeler. Burada ben bıkmışım ırmaktan, yeşillikten, diyor adam. Her taraf dağ, yemyeşil, biz güneş görmüyoruz, deyince; bu âyeti okumuşlar ona. Bitti işte, cevap bu. Yöresel motifler olsa da evrensel mesaj daima var. Buyurun, devam edelim isterseniz hocam.

İslâmoğlu: Yani, Kur’an’da öyle şeyler var ki, işte Kehf Sûresi. Bu sûrede tam beş adet kıssa-mesel var. Bunlar Ashab-ı Kehf-Rakim, zengin-yoksul, Adem-iblis, Musa-âlim kul, Zülkarneyn: iktidar-bilgelik erki kıssa-meselleri. Bu beş kıssa-mesel arasında ortak bir nokta var. Onu bilmeden bu sûreyi tanımış olmazsınız.
Kehf Sûresi’ni konuşuyoruz madem, ondan gidelim: Bu sûredeki 5 kıssa-meselin ortak noktası mahlûkatla ilgili tüm hakikatlerin çift boyutluluğunu gösterir bu beş kıssa-mesel. Bir yanda ashab-ı kehf vardır öbür yanda ashab-ı rakim. Yani bir yanda yaşamak için bedel ödeyenler, öbür yanda onların ödediği bedeli istismar edip ‘rakama’ çevirmek isteyen rakamcılar. Bu ikisi arasındaki farkı verir. Bahçe sahibi kıssası, Allah yokmuş gibi konuşmakla konuşmamak arasındaki farkı verir. Adem-İblis kıssası: Hatasını itiraf etmek ile hatada ısrar etmenin farkını verir. Musa-alim kul kıssası, hakikatin zahir ve batın olarak iki boyutunu verir. Kulun baktığı yerden şöyle görünen Allah’ın baktığı yerden öyle görünür. Zülkarneyn kıssası, ahlaksız güç ile ahlaklı güç arasındaki farkı verir. Bunları bilmeden sûreyi nasıl tanırsınız?

Okuyan: O zaman tanırsınız sûreyi.

İslâmoğlu: Azizim, Paris’i, Londra’yı, Çin Seddi’ni, Washington’u görmeden ölmeniz, hiçbir şey kaybettiğiniz anlamına gelmez. Ama, Kur’an’dan bir âyeti görmeden giderseniz, bundan daha büyük bir kayıp yoktur şu hayatta. ‘Ya Rabbi, benim bu âyetten haberim yoktu…’ ‘Nasıl haberin yoktu, hiç mi Kur’an görmedin?’ ‘Ne münasebet, hep elimdeydi ey Rabbim.’ ‘O zaman okumadın mı?’, ‘Ya Rabbi, ben hafızım.’ ‘Nasıl olur da sen bu âyeti bilmezsin?’ derse yüzümüz kızarmaz mı? İşte Kur’an Sûrelerinin Kimliği aslında bunu veriyor. Nesi meşhur bu sûrenin? Talak Sûresi’nin nesi meşhur? Mücadile diye bir sûre var Kur’an’da. Kur’an’da varlığı bile insanı rahatlatan bir sûre. Demek Kur’an’da böyle bir sûre mi var? Yani ‘hakkını arayan kadın sûresi’.

Okuyan: Hem de kime karşı? Peygambere karşı. Şimdi biz, kadınla ilgili neden boynumuz bükük dururuz? Neden elalemin yanlışlarını savunmak zorunda kalırız?

İslâmoğlu: Bir gayrimüslimin bu konuda söyleyecek nesi var? Mesela Nisa Sûresi. Rum Sûresi 22’yi ne yapalım? Dolayısıyla birçok zaman lazım oluyor, bir yerde görüyoruz. Kur’an’ın vurgusu adalete, hakkaniyete, mensubiyete değil. Hakkaniyeti öne alması, yani takvayı, sorumluluk şuurunu bir numara olarak ilan etmesi… Üstünlük ölçüsü budur. Gerisini geçin. Kalanların tamamı kuruntudur.

Okuyan: Harika bir kitabımız var da farkında değiliz.

İslâmoğlu: Dolayısıyla bu âyetler, bizleri heyecanlandırmalı. Allah aşkına! İnsan böyle bir âyet buldu mu, evinin damına çıkıp, “Heyy! Millet! Bakın ben ne buldum” diye haykırası geliyor? İçi içine sığmıyor. Ben de okuyorum, inanın yeni keşfettiğim âyetler oluyor. Hesapta meal yaptık, tefsir yaptık. İnanın benim gözüme yeni göz kırpan, ben buradayım diyen âyetler var. Ben bu kitabı yıllardır arıyorum, ben bu âyeti görmemişim. Ama azizim, biliyor musun, aradığınızda o da sizi arıyor. Aradığınızda, o sizi arıyor, o sizi buluyor. Kendisini gösteriyor, orada yanıp yanıp sönüyor.

‘Kur’an’ın sûreleri şehirlerdir’ dedim, bu şehirlerin mahalleleri var; âyetler. Sokakları var; kelimeler. Bu sokakların evleri var; harfler. Siz şimdi, evlerle, sokaklarla, uğraşıyorsunuz ama şehirleri bir bütün halinde bilmiyorsunuz. Şehirlerin kimliğini bilmiyorsunuz, oysaki o sokak sokak yer almaz, ev ev hiç yer almaz. Onu harita bütünlüğü içinde baktığınızda sadece şehir olarak görürsününüz. O şehrin şimdi havası nasıl? Kışın Kars’a giderken paltonuzu, İzmir’e giderken pardesünüzü alırsınız. Kur’an’ın sûrelerine giderken de, hangi iklime gireceğinizi bilmeniz lazım. Yürek ikliminizi ona göre ayarlamanız lazım. Mesela, Kıyamet Sûresinde yer gök oynayacak. Yürek iklimini ona göre hazırla. İklime hazırlıklı girdiğinizde o iklim sizi çarpmaz. Yoksa çarpar ve yıkılırsınız.

Somali ile imtihanımız

Okuyan: Değerli kardeşlerim, her insan Allah’ın bir âyetidir. Onun ölmesi Allah’ın bir âyetinin yok olması demektir. Bir saatin içinde Somali’de Allah’ın 20 âyeti yok oluyor, 20 küsur çocuk Somali’de açlıktan ve susuzluktan hayatını kaybediyor. Onların ölmesi demek Allah’ın bir âyetinin yok olması demek. Âyetleri, imanımıza şahit tutmak durumunda olan insanlar olarak bunu başaramadığımız gibi âyetleri teker teker kaybettiğimizin de farkına varamıyoruz.

Müslüman, yemeğini yerken başkaları yokmuş gibi yiyemez. O itibarla size verilirken beğenip almayacağınız şeyleri başkalarına vermeyin. ‘En temiz ve en iyi kazançlarınızdan verin’ diye infakı kaliteye bağlayan bir kitabın muhataplarıyız. “Allah için yardımlaşın” diyen bir kitabın muhatabıyız. “Yardımlarınız karşısında teşekkür beklememelisiniz” diyen bir kitabın muhataplarıyız. Bu kitabın muhatapları olarak Somali’ye yüreksiz ve desteksiz kalamayacağımızı bir daha size hatırlatmak istiyorum. Hocamın Somali ile, infakla alakalı kısa bir bahis açmasını istirham ediyorum.

İslâmoğlu: Estağfurullah… İçinde yaşadığımız dünyada böyle imtihanların olması garip değil. Hiç kimse elini yıkayıp bir kenara çıkamaz. Bir defa böyle bir dünyada açlıktan insanların, çocukların ölüyor olmasının öncelikle ne aklî ne de vicdanî izahı vardır. Eskiden sadece mahalle duyardı, onun için bir mahallede eskiden, birisi açlıktan ölürse bütün mahalle onun kan bedelini öderdi. Yani İslam fıkhında hepsi onun katili hükmündedir. Neden mahalle? Çünkü sadece o mahalle duyardı da ondan. Telefon, telgraf, bilgisayar, internet, haber… yok. Bugün Somali’deki ölümden ‘bizim haberimiz yoktu ya Rabbi’, diyemeyiz. Bunu hiç kimse diyemez, haberimiz var. O zaman haberimiz olduğu andan itibaren bizim için de saat işlemeye başlıyor. Rabbim Somali sayfası açıyor defterimize.

Okuyan: Onlar imtihanda değil, biz imtihandayız.

İslâmoğlu: Onlar açlıkla, biz onarla imtihan ediliyoruz. Onlar imtihanlarını verirler, ama biz zor veririz. Çünkü şöyle bakıyorum da, bizim yoğumuz onların çoğu Mehmet hocam. Bizim azımız onların çoğu. Bizim yoksulumuz onların zengini. Bizim attıklarımız onların aradıkları…

Fakir, geçen sene bayramda Habeşistan’daydı. Biz yokluğu biliyoruz, fakat açlığı bilmiyoruz. Açlık ayrı bir şey. Açlık deyince insanların aklına yokluk geliyor. Yoksullukla açlığın alakası yok. Açlık çok ayrı bir şey.

Hz. Ali öyle der, Nehcu’l-Belağa’da: “Aç adamın dini olmaz.” Aç adamın dini olur mu? Aç! Kur’an yoksula, yetime, fakire yardım ederken, ‘şimdi yardım edelim de peşinden dini götürürüz’ şeklinde yapmamızı dahi hoş karşılamıyor. Şu anda kaldı ki bu insanlar, hem insan kardeşimiz hem de İslam kardeşimiz. Ve 4 Milyon insan şu anda orada aç. Vatanlarından göç etmiş durumdalar. Kenya’ya ve Habeşistan’a geçmeye çalışıyorlar. Peki, burada ne var? Orada da açlık var. Şu anda 4 Milyon insan aç. Ne yapmalı? Ya bu insanları alıp ülkemize getirip doyuracağız, ya da buradan yollayıp orada doyuracağız. Başka çaresi yok.

Şu iftar sofralarına bakınca inanın utanıyorum. İbrahim gibi ölmek istiyoruz değil mi? Ama Nemrut gibi sofra kuruyoruz. Hiç hoşuma gitmiyor, sanki bu çağın belası gibi geliyor bana. İnan, yiyemediğimiz için değil, çok yediğimiz için ölüyoruz. İnanın öyle. Ne olur, sıfır israfı hedefleyelim. İsraf haramdır efendim, başka söyleyecek bir şey var mı? İnsan haramı duydu mu orada çivi kesilir yahu. Onun için bizim attıklarımız onların yokluğundan öldükleri. O zaman, insan nasıl yapabilir bunu? Yani Ramazanda şöyle bir şey oluyor; açlık sendromu. Açlık sendromuna tutulmuş insan, akşam iftarda günde iki öğün yiyemiyor değil mi? O iki öğünün yanına iki öğün daha koyuyor. Sanki Allah’a, sen beni akşama kadar aç mı bırakırsın, bak ben bir iftarda üç günlük yiyeyim de gör sen, dercesine, nispet yaparcasına. Şimdi bu oruç mu Allah aşkına? Bu ruhu öne atıp bedeni arkaya atmak mı? Oysa maksat bu mu?

‘Hayatın kaptan köşkünde ruh oturmalı, beden değil’ diyor İslam. Onun için Kur’an’ın iniş ayı, oruç sûretinde kutlanıyor. Oysa bu ayda ne oldu? Kur’an indi. Onun için ne olur, sofraların ortasına bir tabak koyalım; Somali tabağı. Evlerin hanımları, Allah için onlar mes’uller. Ne olur, yemeği on çeşit yapmasınlar. Yemeği üç çeşit yapsınlar, yeterli. Bakınız Hz. Ali, tam da bir Ramazan akşamı şehit edildi. Şehit edildiği akşam iftara kızı Hz. Zeyneb’in evinde misafirdi. Kızı Zeynep annemiz, iftarda önüne iftarlığını koydu. Hz. Ali’nin dudaklarında şehadet âyetleri. Neden, nerden geldi bilmiyorum diyor, Hz. Zeynep. Babamın dudaklarında hep o âyetler. Sürekli onları okuyor. “Babacığım buyur dedim, babamın gözleri pul pul olmuştu”, diyor. “Kızım! dedi” diyor. “Helalde hisâb, haramda ikâb vardır.” Helalden hesap sorulur, haramda ise azap vardır. “Babanı mahşerde daha fazla mı bekletmek istiyorsun” diyor. Anladım diyor, Hz. Zeyneb. Sofradakileri çok bulmuş diyor. Allah aşkına, masal anlatmıyorum, Mehmet hocam. Bakınız sofrada ne var; hurma, ekmek, tuz. Üç şey. Hurma, ekmek, tuz. Bu iftar sofrası. Ve devlet başkanının iftar sofrası. Bu devlet de bugün hiçbir imparatorluğun ayağına yetişemediği bir devlet. Sadece İbn-i Abbas’ın vali olduğu bir vilayette bugün 14 tane devlet var. Tek bir vilayette. Böyle bir devlet. Cihan devletinin halifesinin iftar sofrasında, hurma, ekmek, tuz. O, ‘beni, huzur-ı ilahide daha mı fazla bekleteceksin’ diyor. Tuzu geri aldım, diyor Hz. Zeyneb, “Kızım, sana ekmek veya hurmadan birini almak daha çok yakışmaz mıydı” diyor. Hz. Zeynep, “naçar, hurmayı aldım” diyor… Ve ekmeği tuza batırıp iftarını yaptı, sabah namazında da ensesinden yediği hançerle şehit oldu, ilmin kapısı!

Masal anlatmıyorum. Bu masal değil. Bu yaşanmışlık. Bunu bizim medeniyetimiz üretti. Biz ürettik, biz böyle yiğitler ürettik. Böyle yiğitlerin çıktığı bir medeniyetin çocukları böyle mi olmalıydı? Yediği önünde, yemediği arkasında, ama Somali’de açlıktan ölen insanlar var! Kendi açımızdan, elhamdülillah o kadar dramatik bir durum görmüyorum; Türkiye hayır ihraç ediyor, Elhamdülillah! Bu güne kadar hayır ihracının ekmeğini yedik. Bir numaralı ihraç metaımız, hayır. Hadi bakalım, vicdansız dünyanın vicdanı biz olalım. Kalpsiz dünyanın kalbi biz olalım. Yağsın bu memleketten oraya. Ne olur, mü’minler harekete geçsinler.

Okuyan: Ben bunu aynı zamanda milletimiz adına verilmiş bir söz olarak algılıyorum. Muhterem hocam, değerli vaktinizden bize vakfettiğiniz için teşekkür ediyorum. Değerli kardeşlerimizden de Somali’yi unutmadan, ömürlerini ibadet tadıyla bereketli ve hayırlı bir şekilde yaşamalarını diliyorum, Allah’a emanet olunuz.

 

Kimler Sitede

Şu anda 45 konuk çevrimiçi

Namaz Vakitleri

Devlet :
Sehir :

Ziyaretçi Sayacı

Bugün....2
Dün.........27
Hafta........2
Ay............311
Tümü........73150

Faydalı Linkler

 

 

 

 

 

 

Fotoğraf Albümü

İndirmeler

Anket

Ufukder Kur'an halkalarını nereden öğrendiniz?